4 Eylül 2014 Perşembe

YOLCU(luk)

YOLCU(luk)

Ne kadar hoşuma gitti, ardımda bakan olmadan terminalde kendimi yolculamak. Sırtımda başınabuyrukluğumdan  kalma çantam, içinde tıkabasa heyecan, e yol beni bekler. 20 sene önceden öğrenilmiş heyecanlara ilk günkü heyacanı duymak bunyolculukta görevim. Peşimden eksik olmayan o seyyah gölgem ve onunla ayak tabanlarımız birleşik yürümek uzuuuun yolları. Hey hat hoşgeldin eski dost, yol arkadaşım, en büyük sırdaşım, gölgem hoşgeldin. E hoşbuldun mu bari? Yüz aynı, boy aynı, kilo aynı, çanta, şapka, herşey aynı da, ya ben?
Terminaller; her ne vakit olursa olsun tadı kokusu hep aynı. Ayrılanlar, kavuşanlar, bekleyenler, beklenenler, çığırtkanları, anonsları.
Yolculukta okumak mı? Yazmak mı? Diye epey bi zorlandım tercih etmekte. Tabi sonunda yazmak ağır bastı. Bir kere aradan geçen onca zamanda sadece hayatım değişmemiş, otobüsler ve yolculuklarda değişmiş. Konforlu koltuklar, interaktif bir ekran önümüzde hoş gibi ama insanın yolculuk hissinden çalıyor sanki. İzzeti ikramlar yine aynı da, dondurma bile verdiler bu ne rahatlık yahu. Yok yok biraz eskidik mi ne? Az eski kafalı kaldık galiba. Şimdi o feribota inen yokuş, rakım farkından kulaklarımdaki basınç değişikliği bana düşüşlerimi hatırlattı. Hayattan düşüşlerim, sonra yeniden kalkışlarım , hiç yorulmadan bıkmadan yaptığım yapabildiğim o muazzam dirilişlerim. Şimdi düşünüyorum da; insan ne kadar fazla şeye sahip olursa yeniden ayağa kalkması o kadar zor olur. Oysa hiçbirşeyimiz yokken ve sadece hedeflerimiz varken, akıllar özgür, ruhlar bağımsız, kapitalist bir çalışma hayatının miniminnacık çarklarından biri olmamamışken henüz. Büyük bir zevk ve gururla üstlendiğimiz, 2-3 belki 4 kişilik bir aile olmanın verdiği olgunluk, sorumlulukla demirlediğimiz o liman, ayyaş bir kaptana çevirdiğinden beri bizi, düştüğü yerden titreyen bacaklarımızla kalkmak çok zor bizim için. Denizleri , okyanusları ve liman liman saltanatları yaşamış o kaptan, sakalı uzamış, rüzara karşı piposunu tüttürürken artık sadece o limanında o geminin kaptanı. Yunuslar bile bakmaz ayyaş yüzüne.
Hee böyle de güzel hayat yanlış anlaşılmasın şikayet değil haşa huzurdan, memnunuz mecburen hayatımızdan. Mecburuz dedim çünkü; bazı seçimleri kendimiz yaparız ama yaptığımız seçimler seçimini kendimizin yapamadığı başka seçilmişliklerle müdahil olur hayatımıza. Mesele kaçınılmazdan zevk almak.
Neyse uzatmadan feribota binelim, hani şu deryada kayıp giderken; martıların, ayın ve yakomazların eşliğinde ciğerlerimize işleyen o yosun kokulu saltanat kayığı. Yerim 20 yıldır sabit; ara kat, koridordaki ilk girintide, bu yakomazların en güzel göründüğü en ıssız yer feribottaki. Şimdi iki duman, biraz efkâr, sessiz bir mırıldanma.
Yalova'dan geçerken hep Karamürsel günlerim gelir aklıma, o kocaman bahçelerde kuzen kardeşlerim, peşinden koşturduğum çekirgeler, çocukluğuma dair hatırladığım ilk doğa iletişimi kurduğum yer. Ve sol pazumda bir güldüklerinin o günlerden koluma bıraktığı hatıra. Güller böyledir işte, güzeldir, sevilir. Dikenleri de her an ömür boyu sürecek bir hatıra bırakmaya meyillidir. Onca derin zâhiri çizikler varken insan yüreğinde, bir Gül'ün yaptığına takılmak olmaz tabi.
Yalova geçilir, o göbekten Bursa yoluna dönüştüğünde "Heh şimdi başladı asıl yolculuk" dedirtir insana, taa Susurluk molasına kadar.

26 Aralık 2013 Perşembe

Ey oğul...

Ey oğul; Insan güzel şeyler bırakmalı ardında. Anıldığı kadar yaşar insan aslında.

Eliyle, gönlüyle diktiği her tohum, her fidan derin bir muhhabet ile düşmeli toprağa. Ne demişler "ne ekersen onu biçersin" ve "rüzgar eken fırtına biçer". Her gün aynı ehemmiyeti vereceksin sevdiklerine, yaprak solar, dal kurur ama sen bileceksin budayıp yeşertmeyi. Yoksa gönlünde elinin değdiği fidanı diriltme kudreti, neylesin toprağın, suyun, güneşin hikmeti. Güzel söz ile besle sevdiklerini, aş dediğin ancak doyurur nefsini. Saygını hürmetini eksik etme ki, gözden düşmeyesin. Ecdadından, eşini ve eşinden herkesi tek bil. Onlardan alamadıklarını, kendi tohumlarından esirgeme, özlemini çektiğin her duyguyu misliyle ver onlara. Sabırla başla her güne, unutma ki o sabırdır diktiğin tohumları dönüştüren meyveye. Orman dediğin yekpare ağaç değil, koca bir habitat, ne kadar büyür ve genişlerse o kadar güzelleşir orada hayat. Eksik etme tabi; es, yağ, gürle poyraz gibi lakin uzun etme hoş et yine sevdiğin gönülleri bir meltem gibi.

Gün döner, zaman geçer! Saçında sakalında karalar kar olduğunda, elin ayağın bithap olduğunda, sebep olduğun orman tutar seni hayatta. Velhasıl-ı kelam; insan güzel şeyler bırakmalı ardında tıpkı senin gibi. Bir eyyamıbahur günü bir tas su koy önüne ikindi vakti, Gül cemâlin aks ettiği o vakit görecek ve anlayacaksın sana bıraktığımız hazineyi.


Murat POLAT Mobil E-posta

24 Temmuz 2013 Çarşamba

Kadınlar ne ister?

Kadınlar ne ister?

Üstadım; nice bilim adamı, ilim İrfan sahibi zat tam olarak cevap verememişken buna benim kemale ermemiş aklım bu derde derman olmaz. Ammaaaa...

Nacizane fikriyatım şudur; kadınlar, kadın formunda kalıp erkek olmak ister. Belki sonda söylemem gereken şeyi başta söyledim ama olsun varsın bu yazıda böyle oluversin.

Kadın dediğin nadide varlık, kendi bile farkında olmadan nafile beklentilere yelken açar ömrü boyunca. Beyaz atlı prens dedikleri o hayali Kahraman bakmasını değil görmesini bilen hatun kişinin sahip olacağı erkektir zaten.

- yakışıklı
- akıllı
- anlayışlı
- duygusal
- güçlü kuvvetli
- parası olan yada potansiyeli olan
- gözü dışarda olmayan evine barkına bağlı
- hovardalığı olmayan
- içkiden kumardan uzak duran
- playstation oynamayan
- maç izlemeyen
- işkolik olmayıp evine vakitlice gelen
- çoluğu çocuğuyla ilgilenen, besleyip bakımını yapabilen
- haftanın bazı günleri halı saha maçı yapmayan
- kahvede arkadaşlarıyla pişpirik oynamayan
- çoraplarını çıkarıp köşelere bırakmayan
- hergün traş olabilen
- giysilerini derli toplu çıkarıp katlayıp yada askılayıp kaldıran
- çarşı pazarı yapan
- bilimum ödemeleri takip edip kaçırmadan zamanında yapan
- romantik süprizler yapan
- ne bileyim mum ışıklı sofralar hazırlayıp, geceye şarap seçebilen
- yatakta üzmeyen
- iş yerine eve çiçekler yollayan
- buzdolabına, kapıya sevgi dolu notlar bırakan
- ayak ve beden ölçülerini ezbere bilip yanında olmasa dahi sevgilisine yada eşine giyim alışverişi yapabilen
- alışverişe beraber çıkıldığında saatlerce offlayıp pofflamadan o mağaza senin bu mağaza benim dolaşanilen
- komşunun dedikodusuna ortak olan
Vs...vs...

Halbuki böyle bi adam yok hepimiz biliyoruz, tıpkı kusursuz kadın olmadığı gibi. Çoğu zaman beklentileri azaltıp var olanla yada elde edilmiş olanla mutlu olmak pek mümkündür. Ama dedim ya; kadınlar, kadın formunda kalıp erkek olmak ister. Onların yaptıklarını yapamamaktır asıl derinde yatan ve onlar ne yapıyor yapabiliyorsa kısmen yapmak isterler ve ne yazık ki bu her durumda mümkün olmaz. Malum yaradılış meselesi.

Misal bayan futbol takımları var, ligleri, turnuvaları var. İstedikleri kadar Victoria secret's mankenleri formunda olsunlar amatör erkek futbol takımlarının verdiği heyecandan öteye geçemezler, heleki herhangi bir derbi maçla kıyaslamak bile mümkün değildir. Anlaşılan o dur ki eşit olmaya gayret etmek aslında kadınların kendine yaptığı bir zulümdür.

Kadınlar için olabilecek en iyi durum isteklerinden tabiki vargeçmeden sahip olabildiklerinin memnuniyetine varabilmeleridir. Yanlış anlaşılmasın tabiki kötü olana, huzur kaçırana, bilimum olumsuz tavır ve davranışa boyun eğilmeli demiyorum. Memnuniyetini artırmalı insan, değiştirmeden yapılandırmayı tercih etmeli hem kendisini hem hayatının erkeğini. Sorsana bir kendine; niye sevdin sen bu adamı? Bilmiyorsun değil mi? Küüüt diye sorunca paaat diye cevap veremiyorsun! İşte cevap veremediğin için seviyorsun, kızsansa vazgeçemiyorsun. Hem vazgeçsen ondan daha iyisi var mı sanıyorsun? Sen istemeye devam et ama kahr etme kendine
(Bu küçük paragraf kadınlar içindi)

Şimdi işin özüne devam edelim, hani şu ünlü soruya. Kadınlar ister? abisi, sen olmak isterler, "ben eşimin, sevgilimin yerinde olsam şunu yapardım, bunu böyle yapardım" fikriyatından kurtulamazlar. Dünya bunun üstüne kurulmuştur zaten. Havva bile bir elma sebebine yakmıştır Adem'in başını. Eyy sen Adem oğlu, Adem ol, adam ol bozma kendini. Aynaya baktığında kendini göremediğin anda geri dönüşün yoktur artık unutma. Ammaaa... Zulmetme, zindan etme, ihya et, cennet eyle ondan sebep girdiğin dünya alemini. Mükafatlandır, yükselt, el üstünde tut ama yük etme kendine. İsteklerine cevap vermeye mümkün mertebe gayret et ama kendinden vazgeçme. Ondan da kendisinden vazgeçmesini bekleme. Olduğu gibi sev, olduğun gibi sevil. Gördüğün gibi göründüğün gibi değil.

Kadın dediğin hep ister; dikensiz Gül, kılçıksız balık, golsüz maç ister. Gözlerin gözlerinde olsun ister ama aynı noktaya sabit bakıldığında dalgınlık olduğunu şeşin beş görünmeye başladığını hesap etmez. Bakmak değil önemli olan görmektir diyemez. Onca kozmetik ürünü, epilasyonlar, giyim kuşamlar, egzotik kokular algılarını tesir altına almak içindir, halbuki erkek gözü basittir. Kırmızı, mavi, sarı gibi temel renklerden ibaretir hayat erkek için. Diğer renkleri bu renkleri karıştırarak elde ederiz. Kadınlar gök kuşağı isterler. Bu renk cümbüşü, bilgi ve materyal kalabalığı içinde senin sadeliğin, ilgisizlik, boş vermişlik, miskinlik gibi gelir O'na. Sen yeşili yaratmak için maviye sarıyı harmanlamaya çalışırken O çoktan yeşilin tonlarınından istediğini seçmiştir bile. Sen bulduğun renk tonunu muhafaza et bir dahaki sefere uğraşma ki, istendiğinde çabuk erişsin ister. İşte bu sebeptendir ki; doğumgünü, tanışma-çıkma-nişanlanma-evlenme yıldönümü, ilk görüşme, ilk öpüşme an ve detayları onun aklında senin defterinde yazılıdır.

Bunca şey onun için aslında aklında, ruhunda, bedeninde farkında olmadan taşıdığı tonlarca yüktür. Dünya onun için yük gemileri ile bile taşınamayacak kadar ağırken senin için çoğu zaman 250-300 gr.'dan ibarettir.


Sonuç olarak tekrarlıyorum; kadınlar kadın formunda kalıp erkek olmak isterler. Bu sebeple sen ey Adem oğlu, öz be öz kendin olmayı başarırsan ve kadında seni bu öz halinle sevmişse, ne isterse istesin vız gelir trıs gider sana. Çünkü muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur, seni özünle sevmiş, bakmasını değil görmeyi başarmış bu kadın için beyaz atlı prens sensindir zaten.


Murat POLAT Mobil E-posta

16 Temmuz 2013 Salı

ÖN SÖZ

Ihhım, ıhm! Efem öncelikle hoş geldiniz, zaten buralarda olanları da hoş gördük.

Dil ucu katibi nerden çıktı?

O dilimin ucuna kadar gelipte diyemediğim sözcükler var ya, işte onlar hep bana girdi bugüne kadar. İçerde çoşkuyla patlayan bu sözcükler bugünden itibaren bir havayi fişek görselliğinde halkla paylaşılsın istedim.

Dedem hep söylemiştir "bir lafı bin düşün bir söyle" diye. Kimi zaman, öyle çok birikip, salya gibi ağdalı bir kıvamda dilimizin ucundan şıp diye damlayıveren bazı sözcükler de, değerli büyüğümüz Orhan abimize de şarkı yazdırmış "Dil yarasııı, dil yarası!" diye inim inim inletmiştir.

Bazen de dilimize ağır gelen sözcükleri bir Naim Süleymanoğlu Herküllüüünde kaldırmaya, dayanmaya çalışasak da, an gelip ayna karşısında sülliyetimize bakıp en içten sövgülerle dilimizin ucundan azad ediveririz.

İşte "dil ucu katibi" burdan çıktı. Tam olarak da soru şudur:

- kardeşim söylenmiyorsa, yazılmaz mı peki bu dilimin ucundakiler?

Cevap basit: yiyorsa yaz.

Yemeli bence işte, yedirenbilenler şu an itibariyle muhtemelen daha huzurlular. Dillerine, akıllarına, ruhlarına yük etmeden sözçüklleri, "falan kırılırmı? Beriki üzülür mü?" Demeden sözcüklerini tüketebilenler daha huzurlular.

Bende dili anca kendine kuvvetli olanlardan biri olarak, parmaklarımı klavyede dans ettirmeye karar verdim. Veeee şüper bir kahraman gibi Dil Ucu Katibi oluverdim.

Ahan da, budur!



Murat POLAT Mobil E-posta