YOLCU(luk)
Ne kadar hoşuma gitti, ardımda bakan olmadan terminalde kendimi yolculamak. Sırtımda başınabuyrukluğumdan kalma çantam, içinde tıkabasa heyecan, e yol beni bekler. 20 sene önceden öğrenilmiş heyecanlara ilk günkü heyacanı duymak bunyolculukta görevim. Peşimden eksik olmayan o seyyah gölgem ve onunla ayak tabanlarımız birleşik yürümek uzuuuun yolları. Hey hat hoşgeldin eski dost, yol arkadaşım, en büyük sırdaşım, gölgem hoşgeldin. E hoşbuldun mu bari? Yüz aynı, boy aynı, kilo aynı, çanta, şapka, herşey aynı da, ya ben?
Terminaller; her ne vakit olursa olsun tadı kokusu hep aynı. Ayrılanlar, kavuşanlar, bekleyenler, beklenenler, çığırtkanları, anonsları.
Yolculukta okumak mı? Yazmak mı? Diye epey bi zorlandım tercih etmekte. Tabi sonunda yazmak ağır bastı. Bir kere aradan geçen onca zamanda sadece hayatım değişmemiş, otobüsler ve yolculuklarda değişmiş. Konforlu koltuklar, interaktif bir ekran önümüzde hoş gibi ama insanın yolculuk hissinden çalıyor sanki. İzzeti ikramlar yine aynı da, dondurma bile verdiler bu ne rahatlık yahu. Yok yok biraz eskidik mi ne? Az eski kafalı kaldık galiba. Şimdi o feribota inen yokuş, rakım farkından kulaklarımdaki basınç değişikliği bana düşüşlerimi hatırlattı. Hayattan düşüşlerim, sonra yeniden kalkışlarım , hiç yorulmadan bıkmadan yaptığım yapabildiğim o muazzam dirilişlerim. Şimdi düşünüyorum da; insan ne kadar fazla şeye sahip olursa yeniden ayağa kalkması o kadar zor olur. Oysa hiçbirşeyimiz yokken ve sadece hedeflerimiz varken, akıllar özgür, ruhlar bağımsız, kapitalist bir çalışma hayatının miniminnacık çarklarından biri olmamamışken henüz. Büyük bir zevk ve gururla üstlendiğimiz, 2-3 belki 4 kişilik bir aile olmanın verdiği olgunluk, sorumlulukla demirlediğimiz o liman, ayyaş bir kaptana çevirdiğinden beri bizi, düştüğü yerden titreyen bacaklarımızla kalkmak çok zor bizim için. Denizleri , okyanusları ve liman liman saltanatları yaşamış o kaptan, sakalı uzamış, rüzara karşı piposunu tüttürürken artık sadece o limanında o geminin kaptanı. Yunuslar bile bakmaz ayyaş yüzüne.
Hee böyle de güzel hayat yanlış anlaşılmasın şikayet değil haşa huzurdan, memnunuz mecburen hayatımızdan. Mecburuz dedim çünkü; bazı seçimleri kendimiz yaparız ama yaptığımız seçimler seçimini kendimizin yapamadığı başka seçilmişliklerle müdahil olur hayatımıza. Mesele kaçınılmazdan zevk almak.
Neyse uzatmadan feribota binelim, hani şu deryada kayıp giderken; martıların, ayın ve yakomazların eşliğinde ciğerlerimize işleyen o yosun kokulu saltanat kayığı. Yerim 20 yıldır sabit; ara kat, koridordaki ilk girintide, bu yakomazların en güzel göründüğü en ıssız yer feribottaki. Şimdi iki duman, biraz efkâr, sessiz bir mırıldanma.
Yalova'dan geçerken hep Karamürsel günlerim gelir aklıma, o kocaman bahçelerde kuzen kardeşlerim, peşinden koşturduğum çekirgeler, çocukluğuma dair hatırladığım ilk doğa iletişimi kurduğum yer. Ve sol pazumda bir güldüklerinin o günlerden koluma bıraktığı hatıra. Güller böyledir işte, güzeldir, sevilir. Dikenleri de her an ömür boyu sürecek bir hatıra bırakmaya meyillidir. Onca derin zâhiri çizikler varken insan yüreğinde, bir Gül'ün yaptığına takılmak olmaz tabi.
Yalova geçilir, o göbekten Bursa yoluna dönüştüğünde "Heh şimdi başladı asıl yolculuk" dedirtir insana, taa Susurluk molasına kadar.
Ne kadar hoşuma gitti, ardımda bakan olmadan terminalde kendimi yolculamak. Sırtımda başınabuyrukluğumdan kalma çantam, içinde tıkabasa heyecan, e yol beni bekler. 20 sene önceden öğrenilmiş heyecanlara ilk günkü heyacanı duymak bunyolculukta görevim. Peşimden eksik olmayan o seyyah gölgem ve onunla ayak tabanlarımız birleşik yürümek uzuuuun yolları. Hey hat hoşgeldin eski dost, yol arkadaşım, en büyük sırdaşım, gölgem hoşgeldin. E hoşbuldun mu bari? Yüz aynı, boy aynı, kilo aynı, çanta, şapka, herşey aynı da, ya ben?
Terminaller; her ne vakit olursa olsun tadı kokusu hep aynı. Ayrılanlar, kavuşanlar, bekleyenler, beklenenler, çığırtkanları, anonsları.
Yolculukta okumak mı? Yazmak mı? Diye epey bi zorlandım tercih etmekte. Tabi sonunda yazmak ağır bastı. Bir kere aradan geçen onca zamanda sadece hayatım değişmemiş, otobüsler ve yolculuklarda değişmiş. Konforlu koltuklar, interaktif bir ekran önümüzde hoş gibi ama insanın yolculuk hissinden çalıyor sanki. İzzeti ikramlar yine aynı da, dondurma bile verdiler bu ne rahatlık yahu. Yok yok biraz eskidik mi ne? Az eski kafalı kaldık galiba. Şimdi o feribota inen yokuş, rakım farkından kulaklarımdaki basınç değişikliği bana düşüşlerimi hatırlattı. Hayattan düşüşlerim, sonra yeniden kalkışlarım , hiç yorulmadan bıkmadan yaptığım yapabildiğim o muazzam dirilişlerim. Şimdi düşünüyorum da; insan ne kadar fazla şeye sahip olursa yeniden ayağa kalkması o kadar zor olur. Oysa hiçbirşeyimiz yokken ve sadece hedeflerimiz varken, akıllar özgür, ruhlar bağımsız, kapitalist bir çalışma hayatının miniminnacık çarklarından biri olmamamışken henüz. Büyük bir zevk ve gururla üstlendiğimiz, 2-3 belki 4 kişilik bir aile olmanın verdiği olgunluk, sorumlulukla demirlediğimiz o liman, ayyaş bir kaptana çevirdiğinden beri bizi, düştüğü yerden titreyen bacaklarımızla kalkmak çok zor bizim için. Denizleri , okyanusları ve liman liman saltanatları yaşamış o kaptan, sakalı uzamış, rüzara karşı piposunu tüttürürken artık sadece o limanında o geminin kaptanı. Yunuslar bile bakmaz ayyaş yüzüne.
Hee böyle de güzel hayat yanlış anlaşılmasın şikayet değil haşa huzurdan, memnunuz mecburen hayatımızdan. Mecburuz dedim çünkü; bazı seçimleri kendimiz yaparız ama yaptığımız seçimler seçimini kendimizin yapamadığı başka seçilmişliklerle müdahil olur hayatımıza. Mesele kaçınılmazdan zevk almak.
Neyse uzatmadan feribota binelim, hani şu deryada kayıp giderken; martıların, ayın ve yakomazların eşliğinde ciğerlerimize işleyen o yosun kokulu saltanat kayığı. Yerim 20 yıldır sabit; ara kat, koridordaki ilk girintide, bu yakomazların en güzel göründüğü en ıssız yer feribottaki. Şimdi iki duman, biraz efkâr, sessiz bir mırıldanma.
Yalova'dan geçerken hep Karamürsel günlerim gelir aklıma, o kocaman bahçelerde kuzen kardeşlerim, peşinden koşturduğum çekirgeler, çocukluğuma dair hatırladığım ilk doğa iletişimi kurduğum yer. Ve sol pazumda bir güldüklerinin o günlerden koluma bıraktığı hatıra. Güller böyledir işte, güzeldir, sevilir. Dikenleri de her an ömür boyu sürecek bir hatıra bırakmaya meyillidir. Onca derin zâhiri çizikler varken insan yüreğinde, bir Gül'ün yaptığına takılmak olmaz tabi.
Yalova geçilir, o göbekten Bursa yoluna dönüştüğünde "Heh şimdi başladı asıl yolculuk" dedirtir insana, taa Susurluk molasına kadar.

